MEZHEPLER
Mezhep;
Müçtehidini ızamın edille-i şeriyyden istinbat ve istihraç ettiği hükümlerden
ibaret olup mükallitlerin müçtehitlere tabi olmasından meydana gelir. Bu bir
zarurettir. Hak mezheplerin bugün dört olması mezheplerin dörtle sınırlı
olması demek değildir. Nitekim önceki asırlarda mezheplerin adedi daha çok
idi. Meselâ Davudu Zahiri, Sufyanı Sevri ve İbn-i Leyla gibi müçtehidi
mutlak olan müçtehidlerin mezhepleri
mensubu kalmadığından yok olmuştur.
Davudu Zahiri’nin mezhebi beşinci asırda münkariz olmuştur. İmâm-ı
Şarani “İmâm-ı Azam’ın mezhebini tedvin edilen ilk mezhep olduğu gibi
inkiraz (yok olma) cihetinden de son mezhep olacaktır.
Ehli keşif de bunu söylemiştir” dedi.[1]
Ebu Hanife Numan bin Sabit Muhammed Mustafa (sav)in Kur’an-ı Kerim’den
sonra en büyük mucizelerden biridir. Evliya-i Kiramdan müşahede meydanında
at oynatan ve mücahede de sebat ile vasıflanan İbrahim bin Edhem, Şakiki Belhi, Marufu Kerhi, Ebu Yezid Bestâmi, Fudayl bin Iyaz, Davudu Tai, Ebu hamid
El-leffaf, Halef bin Eyyup, Abdullah bin Mübarek, Ebu Bekr Verrak ve diğer pek
çok zevat Ebu Hanife’nin mezhebine tabi olmuşlardır. (İmâm-ı Rabbani Hz.leri
de onun mezhebine tabi olmuştur). Bütün
bu zevat onu medih ne senada bulunmuş, faziletini ikrar etmişlerdir. Onların
itimat ettiklerine muhalefet eden bir şahıs merdud ve bidatçıdır.[2]
Dört mezhepten her birinin müntesipleri kendi mezheplerin daha doğru, daha
isabetli, sünnete ve maslahata daha muvafık ve daha elverişli olduğuna inanır.
Aksi halde o mezhebi seçmelerinin hikmeti kalmaz. Lakin bununla diğer
mezheplerin kadrini azaltmak da akıllardan geçmez. Dört mezhebin dördüne de
hürmet ederler. Bu hürmet ehli sünnetin şiarıdır.[3]
Bir mezhebi taklit eden kişi “Müntesip olduğum mezhep doğrudur ancak hatalıda
olabilir. Diğer mezhepler hatalıdır ancak doğru olabilir” şeklinde düşünüp
inanmalıdır.[4]
Ammi
olan kimse için mezhep yoktur. Onun mezhebi kendisine fetva verecek müftünün
mezhebidir. Çünkü mezhep nazar ve istidlal sahibi kimse için veya o mezhebin
furuuna (fıkhına ait) kitabı okuyup imâmının fetvalarını ve sözlerini
öğrenen kimse için mevzu bahis olabilir. Yoksa sadece ben Hanefi’yim, Şafii’yim
demekle Hanefi veya Şafii olmuş olmaz.[5] Yani yaşadığı beldede
fetva sorup dinini öğreneceği ulemenın ve ammenin tabi olduğu mezhebe tabi
olur demektir. Yoksa önüne kim çıkarsa Hanefi, Şafii, Maliki tefrik etmeden
ona fetva sorar ve öylece amel eder demek değildir.
MEZHEB, MEZHEBLER
Sözlük anlamı gitmek, izlemek, gidilen yol demektir. Mecazi olarak kişisel
görüş, inanç ve doktrin karşılığında da kullanılır. Terim olarak bir müctehidin,
dinin ayrıntılarına ilişkin, kendine özgü kural ve yöntemlerle oluşturduğu inanç
ya da hukuk sistemini dile getirir.
İslâm tarihinde, mezheb kelimesi genel olarak itikadi, siyasi ve fıkhi
görüşlerin hepsi için kullanılmıştır. Buna karşılık siyasi ve itikadi mezhepler
daha çok Fırka, Nihle, Makale kelimeleriyle ifade edilmiştir. Fırka (çoğulu
fırak), farklı görüşlere sahib insan topluluğu demektir. Nihle (çoğulu nihal),
görüş, inanış ve kabul ediş tarzı demektir. Makale (çoğulu makalat), fikir,
inanış, görüş ve söz demektir. Çeşitli dinleri belirtmek için de Milel (tekili
mille) kelimesi kullanılmıştır.
Bazı mezheb tarihçileri, İslâm mezheblerini Hz. Peygamber'den rivayet edilen
bir hadise göre taksim etmişlerdir. Bu hadiste Yahudilerin yetmiş bir,
Hristiyanların yetmiş iki, fırkaya ayrıldığı, İslâm ümmetinin ise yetmiş üç
fırkaya ayrılacağı, müslümanlardan Cehennem'den kurtulacakların Rasulullah'ın ve
ashabının yolunu takib eden fırka (başka bir rivayette de birlik ve
beraberlikten ayrılmayan cemaat) olduğu beyan edilmektedir (Tirmizi, İman, 18;
Ebu Davud, Sünnet, 1; İbn Mace, Fiten 17; ed-Dârimî, Siyer, 75. Bu hadisin
çeşitli rivayetleri için bk. Abdulkahir el-Bağdadi, el-Fark beynel-Fırak,
Kahire, t.y. s. 4-10.).
Bazı mezheb tarihçileri bu hadiste söylenen rakamın çokluktan kinaye olmayıp
hakiki sayı olduğuna inanarak yazdıkları eserlerde ana mezhebleri tesbit etmiş
ve bunları da kendi aralarında kollara ayırarak mezheblerin sayısını yetmiş üçe
ulaştırmışlardır. Yetmiş üç sayısını doldurmak isteyen bu âlimler, ne ana
fırkaların, ne de kollarının sayısında ittifak edebilmişlerdir. Abdulkahir
el-Bağdâdî (v. 429/1037) "el-Fark beynel-Fırak" isimli eserini, Ebul-Muzaffer
el-Esferayînî (v.471/1078) "et-Tabsir fi'd-Din"isinıli eserini bu şekilde
yazmışlardı. Bazı âlimler de hadiste bildirilen rakamın yalnızca çokluğu ifade
ettiğini kabul ederek, eserlerini mezheblerin sayısına önem vermeden
yazmışlardır. Ebul-Hasen el-Eş'arî (v.324/936) "Makalatü'l-İslamiyyin"i,
Fahrettin er-Râzî (v.606/1210) "İtikadatü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn"i bu
tarzda yazmışlardır. İbn Hazm da (v. 456/1064) sahih olmadığını iddia ederek bu
hadisi reddetmiş ve "el-Fasl fil-Milel ve Ehvai ve'n-Nihal" isimli eserinde
tesbit edebildiği mezhebleri yazmıştır.
İslâm Tarihinde Mezheblerin Çıkış Sebebleri
Müslümanlar arasında mezheblerin çıkışını etkileyen başlıca sebepler
şunlardır:
1- İnsanların anlayış ve idrak seviyelerinin farklı oluşu, arzu ve
isteklerinin uyuşmazlığı.
2- Metod ve ölçülerin farklı oluşu. Mesela; Mu'tezile aklı esas almış ve
nakli buna tabi kılmış, Ehl-i Sünnet nakli esas almış ve aklı bunu destekleyici
mahiyette kullanmış, İslâm filozofları sadece aklı esas almışlardır.
3-Arab ırkçılığı. Hz. Peygamber zamanında ortadan kalkan Hz. Osman'ın
hilafetinin son yıllarında yeniden açık bir şekilde ortaya çıkarak
anlaşmazlıklar üzerinde etkili oldu.
4- Hilafet münakaşaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan fitne ve iç
savaşlar. Bu savaşlarda müslümanlardan ölenlerin ve öldürülenlerin durumu,
öldürme (katl), büyük günah işleyenlerin (mürtekib-i kebirenin) durumu meselesi,
büyük günah işleyenin kâfir olup olmaması, kader, cebir ve kulun iradesi
meselesi, bu iç savaşlarda kaderin rolü, gibi meseleler müslümanlar arasında
farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
5- Karşılaşılan eski kültür ve inançların etkisi. Fethedilen ülkelerin
değişik kültür ve dinlere mensub halkının bir kısmı samimi olarak ve bir kısmı
da zahiren müslüman olmuşlardı. Bunlar eski din ve inanışlarının etkileri
altında cebir, ihtiyar, Allahın sıfatları hakkında fikirlerini ortaya koşmuşlar
ve bir kısım müslümanları da tesirleri altına almışlardı. Selef alimlerinin
bunlara cevap vermekte yetersiz kalması sebebiyle Mutezile mezhebi ortaya çıktı.
Bu mezhebin salikleri de akaidde akla önem veren bir metod geliştirmişlerdi.
6- Eski Yunan, Hind ve İran felsefesinin Arapçaya tercüme edilmesi. Eski
felsefenin pek çok hükümleri İslam akaidi ile uyuşmuyordu. Bazı müslümanlar
İslam Akaidini felsefenin tesiri altında kalarak mütalaa etmişler ve çeşitli
görüş ayrılıklarına sebep olmuşlardır. Mutezile, felsefe ile meşgul olmuş, İslam
akaidini açıklamada felsefi metodları uygulamışlardır.
7- Bir takım kıssacı ve hikayeciler, İslamla uyuşmayan asılsız hikayeleri
nakletmişler ve müslümanlar arasında yaymışlardır. İsrailiyat denilen ve İslâmla
bağdaşmayan bu hikayeler tefsirlere ve İslâm tarihlerine girmiş ve bu da
müslümanlar arasında ihtilaflara yol açmıştır.
8- İslâmın tanıdığı fikir hürriyeti. Hicri I. asrın sonlarından itibaren
herkes istediği gibi düşünür ve görüşünü söylerdi. Açıkça zarurat-ı diniyyeden
birini veya birkaçını inkâr etmek hâriç, fikirler ve kanâatler üzerinde baskı
yoktu. İlim adamları ortaya atılan meseleler üzerinde deliliyle birlikte
hakikati arar, fikir ve kanaatını serbestçe beyan ederdi.
9- Nassların karakteri. Kuranda muhkem ve müteşahih ayetlerin bulunması.
Müteşabih nasların belirlenmesi ve bunların tefsir ve te'villeri ihtilafa yol
açmıştır.
10- Hadislerin, zabt edilme ve senedi konusunda konulan şartlar sebebiyle
sahih, hasen ve zayıf kısımlarına ayrılması, zayıf hadisle amel edilip
edilemeyeceği de ihtilaflara yol açmıştır.
11- Arabçanın gramer ve belâgatını bütün incelikleriyle bilememek. İslâmın
maksadını anlamamak, hüküm çıkarırken cehalet sebebiyle Kur'ân'ın bütünlüğüne
riayet edememek.
12- Heva ve nefse uymak, arzulara tabi olarak delilsiz hüküm vermek,
başkalarını delilsiz taklid etmek.
13- Örf ve âdetlerin değişik olması da mezheblerin çıkış sebeplerinden
birisidir.
Mezheplerin Çıkışı
Hz. Peygamber (s.a.s), hayatta iken sahabiler arasında herhangi bir ihtilaf'
yoktu. Dinin usul ve füruunda sahabilerden bazısının anlamadığı bir mesele
çıkarsa, Hz. Peygamber'e sorar, o da açıklardı. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer
devirleri ile Hz. Osman'ın hilafetinin ilk yıllarında da herhangi bir ihtilaf
çıkmamıştı. Sahabe ve tabiin devirlerinde akaidde bir mesele çıkarsa, hemen
güvenilir alimlere müracaat olunur, hükmü alınır, ihtilafın çıkmasına fırsat
verilmezdi. Akaid konularında vukua geldiği zaman ihtilaf ve çekişme ümmet için
zararlı olur. Sahabe ve tabiin zamanlarında Ferâiz meseleleri gibi amele ait
bazı ayrıntılarda görüş ayrılıkları olmuşsa da ameli sahadaki ihtilafın,
çekişmeye sebep olması şöyle dursun İslâm toplumu için bir rahmet olmuştur. Hz.
Osman'ın şehadetinden sonra tehlikeli olan siyasi ihtilaflar çıkmaya başladı.
Özellikle hakem olayından sonra İslâm'da ilk siyâsî ayrılık ve bid'at mezhebleri
kendilerini gösterdiler. İlk çıkan mezhebler siyası mahiyette olup bunlar dini
bir kisveye bürünmüşlerdi.
Müslümanlar arasında zuhur eden iç savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer alan
sahabe ve tabiine Şia-i ûlâ denilmişti. Daha sonra ortaya çıkan Hz. Ali
taraftarı mutaassıb grubların da Şia diye anılmaları sebebiyle Şia-i Ûla'ya bu
"Ehl-i Sünnet vel-Cemaat" denilmiştir.
Hakem olayına itiraz edip Hz. Ali'nin ordusundan ayrılanlara Havâric
(hariciler) veya Marika veyahut Muhakkime-i Ülâ denilirdi. Diğer taraftan Hz.
Osman'ın katillerinin yakalanıp kısas yapılmasını isteyenlere Şia-i Osman
denilmişti. Hz. Osman'a sevgi besleyip Muaviye tarafını tutanlara da Nasıba
deniliyordu. Emeviler devletinin yıkılmasından sonra Nasıba tamamen silinip
gitmiştir.
Hz. Ali'nin vefatından (40/660) sonra İbn Ömer, İbn Abbas gibi daha bir kısım
sahabe hayatta iken akaidde meydana gelen ilk bid'at mezhebi, Kaderiyye
olmuştur. Kader kulun ihtiyar ve iradesi hakkında ilk konuşan, Ma'bed el-Cüheni
(80/699), sonra bunun görüşlerini yayan Gaylan ed Dımeşki (126/743) olmuştur.
Ma'bed, kulun tam ve mutlak bir iradesi olduğunu, kaderin bulunmadığı fikrini
ortaya atınca, o zaman hayatta olan İbn Ömer ve İbn Abbas, bu fikirlere karşı
çıkarak onu şiddetle kınamışlardı. Sonra Ca'd b. Dirhem (v. 118/726 cebir
fikrini ortaya atmış, talebesi Cehm b. Safvan (v. 128/745) Ermenilere karşı bir
ayaklanmaya katıldığı için öldürülünceye kadar bu fikrin yanında Allah'ın
sıfatları hakkında görüşlerini yaymıştı.
Hz. Ali'nin şehid edilmesinden (40/660) sonra, ashabın yolunda giden Ehl-i
Sünnetin karşısında olan beş ayrı ana bid'at mezhebi ortaya çıkmıştır ki bunlar
ileride zuhur edecek diğer bid'at mezheplerine kaynaklık etmişlerdir. Bu beş ana
bid'at mezhebi Havaric, Kaderiyye, Cebriyye (Cehmiyye), Şia (Keysaniyye,
Zeydiyye, İmamiyye) ve Mürcie'dir.
İslamda Mezheplerin Hükmü
Usul-i dinde (akaidde) ihtilaf zararlıdır. Akaidde ihtilaf, bid'at ve
sapıklığa götürür. Sapıklık da büyüdüğü zaman küfre kadar iletir. Akaidde
ihtilaf, İslam ümmetinin birliğini bozar, dinde tefrika doğurur. Bu sebeple,
sahabe ve bunlara güzellikle tabi olan selef alimleri Usul-i dinde (akaidde)
ihtilafı haram saymlş1ar ve buna asla cevaz vermemiş1erdir. Çünkü ümmetin birlik
ve dayanışmasını aynı iman esasları etrafında ittifak etmek sağlar. Kamil imanın
mü'minleri birbirleriyle birleştirdiği kadar başka hiç bir şey birleştiremez:
"Ve (Allah) onların gönüllerini (iman ve Allah sevgisiyle birleştirendir. Sen
yeryüzünde bulunan her şeyi harcamaz olsaydın yine onların (müslümanların)
gönüllerini bu derece kaynaştıramazdın Çünkü Allah onların aralarını (iman ile)
birleştirip kaynaştırdı. Çünkü O mutlak galibtir, yegane hüküm ve hikmet
sahibidir" (el-Enfal, 8/63).
İslam birliğini parçalayıcı nitelikteki akide ayrılıklarının haram olduğuna
delalet eden ayetler çoktur: "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılınız. Ayrılıp
parçalanmayınız." "Siz kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilaf
ederek dağılıp parçalananlar gibi olmayın"(Alu İmran, 3/103,105). Hz.
Peygamber'in Allah tarafından' getirmiş olduğu kesin delillerle sabit olan bir
hükmün kendisi ihtilaf konusu yapılamaz. Dinden olduğu kesin delillerle bilinen
esaslardan (zarurâtı diniyyeden) birini veya birkaçını inkâr eden bir mezhebin
İslâm ile alakası kesilir.
Fıkıhtaki ihtilaflar, itikattaki ihtilaflar gibi bid'at ve delâlete götürmez.
Usul-i din ile füru-ı dindeki (amelî hükümdeki) ihtilaf arasında büyük fark
vardır. İslâm dininin akaidinde kesin delilsiz ihtilaf haram, bid'at ve dalalet
sayılırken fıkhi meselelerde içtihadların farklılığı rahmet sayılmıştır. Böylece
zaman ve mekânlara göre Muhammed ümmetine geniş imkânlar sağlanmış olur. Hz.
Peygamber (s.a.s.) Muaz İbn Cebel'i (v.19/640) Yemen'e vali olarak gönderirken
ona sordu. "Ne ile hükmedeceksin?" O da "Allah'ın kitabıyla" "-Onda bulamazsan."
Muaz: "Rasulullah'ın sünnetiyle hükmederim" dedi- "Bunların herikisinde de
bulamazsan ne yaparsın." diye sorunca, Muaz: "O zaman re'yimle içtihad ederim."
dedi. Rasulullah bu cevaptan memnun kalarak
"Rasulünün elçisini, rasulünün razı olacağı bir şeye muvaffak kılan Allah'a
hamdolsun " dedi (Ebû Dâvûd, el-Akdiye, 11; Ahmed b. Hanbel,Müsned, V, 230,
236). Böylece Rasulullah Kitab ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleler hakkında
ictihad etmesine izin verdi. Fakih sahabiler de Muaz b. Cebel'in yolunu takip
ettiler.
Yalnız "mevrid-i nas'da içtihada mesağ yoktur" yani Kitab ve Sünnet'te hükmü
bulunan bir mesele içtihad konusu olamaz. Nasslardaki hükmü ne ise onunla hüküm
verilir. Hadisler mütevatir, meşhur, ahad, muttasıl, munkatı, mürsel gibi
kısımlara ayrılır. Mütevatir (bunun sayısı çok azdır) ve meşhur hadisi her
müctehid delil olarak alır. Hanefiler hadis hususunda titiz davrandıkları için
çoğu zaman ahad haberi delil olarak kabul etmezlerdi. Şâfiî, ahad haberi kıyasa
tercih ederdi.
Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde Hicaz'da hadis bilenler çok olduğu için
Hicaz fukahasına "Ehlül-Hadis" denmiştir. Irak'ta daha çok rey, kıyas ve içtihad
yoluyla hüküm verildiği için, Irak fakihlerine de "Ehl-i Rey" denilmiştir.
Hicri I. asrın sonlarından itibaren mezheblerin kurucuları, akaid ve
fıkıhtaki görüşlerini beyan ederler, meselelerin hükümlerini açıklarlardı.
Bunlardan okuyanlar ve yazanlar, sözlerini ve içtihadlarını duyan insanlar,
bunların görüş ve açıklamalarına uyarlardı. Böylece bu zatların görüş ve
içtihadları halkın anlayışlarında bir mezheb olarak yerleşir kalır. Mezheb
sahibi olan bu büyük âlim ve imamlar hiç bir zaman, biz bir mezheb kuruyoruz,
bize uyunuz, diye halkı görüşlerine uymaya çağırmazlardı. Hükümdar, emir gibi
kimselerin davet ve emriyle de bir mezheb kurmaya yeltenmemişlerdi.
Fıkhi ihtilafın cevazıyla beraber mezhebi içtihadın Kur'ân'ın ruhuna uygun
olması gereklidir. Yani içtihat tevhid, mahlukata şefkat, başkalarının can,
namus ve mal haklarına hürmet, iffet, adalet, eşitlik, istikamet, emanet ve
vazifelere riayet, iyilik ve bunda yardımlaşma esaslarına aykırı olmamalıdır.
Peygamberimiz, müctehidin içtihadında isabet ederse, iki sevab, iyi niyetle
Allah rızası için yaptığı içtihadında hata ederse, bir sevab alacağını
söylemiştir (Buhari, el-İ'tisam, 21; Müslim, el-Akdıye, 6).
Bid'at Mezheplerinin Özellikleri
Bid'at; bazı kimselerin dinde olmayan bir şeyi sonradan ortaya atıp bunu
şer'î imiş gibi göstermeleri ve bununla Allah'a ibadeti kasdetmeleridir.
Bid'atlar, küfre götüren ve küfre iletmeyen olarak iki kısımdır. Mesela;
Bahaîlerin Hz. Muhammed'in son peygamber olmayıp ondan sonra rasullerin
geleceğini iddia etmeleri. Nusayrîlerin Hz. Ali'ye ulûhiyyet isnad etmeleri
küfürdür. Mu'tezile'nin Kelâmullah'ın mahlûk olduğu görüşünde olmaları ise,
küfre götürmeyen bir bid'attir.
Acaba akaidde hangi ihtilaf sünnet dairesinde, yani Rasulullah ile ashabının
takib ettiği yola uygun, hangisi Rasulullah'ın akide sünnetinin dışındadır.
Küfre giren bir mezhebi tesbit etmek kolaydır. Fakat akaid sahasında ortaya
atılan bütün bid'atları tesbit etmek, imkânsız değilse de çok zordur. Bid'at
mezheblerinin bütün alâmetlerini tam olarak vermek zor ise de bunların açık ve
genel özellikleri şöyle sıralanabilir.
1- Müslümanların büyük kalabalığından, ehl-i İslâmın büyük çoğunluğundan
ayrılmak. Sahabiler ve büyük müçtehid imamların yolundan gidenler, müslümanların
büyük kalabalığını teşkil ederler. Bunlara da sünnîler denilir.
2- Kendi heva ve heveslerine tabi olmak. Delilsiz takib edilen yollar eğridir
ve bid'at yoludur.
3-Mütevatir hadisten başkasını kabul etmemek küfre götürmezse de sahih
hadisleri kabul etmemek eğrilik ve sapıklığa götürür.
4-Kitab ve Sünnet'te bulunmayan bir kavli veya bir fiili şer'î ve dini olarak
ortaya attıklarında, halkı bunu kabul etmeye zorlamak, halkı buna uyması için
baskı yapmak.
5- Kur'an'ın muhkemini bırakıp müteşabihlerine tabi 6lmak ve muhkem âyetleri
de delilsiz keyfi olarak te'vil etmek.
6- Hüküm çıkarırken Kur'anın bütünlüğüne riayet etmemek. Halbuki Kur'an'ın
birbirleriyle çelişen hiç bir âyeti yoktur. "Eğer o (Kur'an) Allah'tan başkası
tarafından olsaydı, elbette içinde birbirini tutmayan pek çok şeyler bulurlardı"
(en-Nisa, 4/82).
7- Zarurat-ı diniyyeden birini veya bir kaçını inkâr etmek, iman esaslarının
zıddı olan bir takım inançlar taşımaları sebebiyle bazı mezhebler küfre
düşmüşlerdir.
Mezheblerin genel tasnifi
slâm tarihinde zuhur etmiş mezhebler başlıca üç kısımdır:
A) Siyasi mezhebler: Bunlar önceleri siyasi bir maksatla ortaya çıkmış,
sonraları itikadî bir kisveye bürünmüşlerdir. İlk önce zuhur eden siyâsî
mezhebler üçtür. Nasıba: Hz. Osman ve Muaviye taraftarları, Şia: Hz. Ali
taraftarları; Havaricde: Hz. Ali ve Muaviye'ye karşı çıkanlardır.
B) İtikadi Mezhebler (akaid mezhebleri): İkiye ayrılır:
1- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Bunlar da ikiye ayrılır: a) Eh1-i Sünnet-i hassa
denilen Selefiyye. Selefiyye'nin mütekaddimini ve müteahhirini vardır. b) Eh1-i
Sünnet-i amme: Matüridiyye, Eş'ariyye. Bunlara Halefiyye de denir.
2- Ehl-i Bid'at: Ehl-i Bid'at mezhebleri de ikiye ayrılır:
a) Küfre düşmeyenler. İki kolu dışında Hariciye, Kaderiyye, Mutezile,
Cebriyye (sorumluluk yoktur diyenleri hariç), Zeydiyye, İmamiyye (İsna Aşeriyye),
Kerramiyye, Naccariye, Haseviyye.
b) Küfre düşen bid'at mezhebleri: Haricilerden Acâride'nin Meymuniyye kolu,
Yezidiyye, Batıniyye-i Nizariyye (ki bu mezheb hicri 5. asrın sonlarına doğru
Hassan Sabbah tarafından kurulmuştur), Nusayriyye, Dürziyye (Dürzilik), Babilik
ve Behailik (Behaiyye).
C) Fıkhî mezhepler: Fıkıh mezheblerinin hepsi de Kur'an ve Sünneti esas
alırlar. Bunlar da ikiye ayrılır:
1- Bugün tabileri bulunan mezhebler: Hanefiyye, Şafüyye, Malikiyye,
Hanbeliyye, Caferiye, Zeydiye ve Zahiriyyedir. Bu sonuncusunun müntesibi pek az
kalmıştır. Hindistan taraflarında Zahiri mezhebine bağlanan pek az kimse vardır.
2- Tabileri kalmamış olanlar: Bugün tabi ve müntesibleri kalmamış ve fıkıh
tarihine geçmiş olan mezheblerin imamları şunlardır: Abdullah b. Şübrüme (v.h.
144), Abdurrahman el-Evzai (v. 157), Süfyan es-Sevri (v. 161), Muhammed b.
Abdurrahman b. Ebi Leyla (v. 148), İshak bin Rahuye (Raheveyh, v. 238), Ebu
Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (v. 310), Leys b. Sa'd (v.175), Müzeni (v.
264), Ebu Sevr İbrahim b. Halid Muhammed b. İshak b. Huzeyme (v. 311).
Akaid mezheblerin muhtelif açılardan taksimi:
A) Allah'ın sıfatları. Allah'ın sıfatlarını, zat-ı Bari ile kaim, hakiki ve
vücudi olarak kabul edenlere Sıfatiyye denilir. Ehl-i Sünnet mezheblerinin
hepsi, Hişâmiyye ve Kerramiye gibi. Yalnız Hişamiyye ve Kerramiyye Mücessime
(Allah'a cismiyet isnad edenler) ve Müşebbihe'den (Allah'ı başkalarına
benzetenlerden) idi.
Allah'ın zatından başka sıfatları yoktur, O'nun sıfatları zatının aynıdır,
zatının tealluk ettiği şeylere göre bir durumudur diyenler; Cehmiyye ve
Mu'tezile'dir. Bunlar, Allah bilir, âlimdir ama onun zâtına zaid hakiki bir ilim
sıfatı yoktur, zatının bilme hali (alimiyyet = biliciliği) vardır, derler.
Allah'ın sıfatlarını zatının aynı kabul edenlere, sıfatları nefy ettikleri için
"muattıla" denilir.
B) İmanın hakikatı konusunda mezhebler. İman edilecek konular mü'menün bih
veya imanın müteallakı denilir. Mü'menün bih, Hz. Peygamber'in Allah tarafından
getirip tebliğ etmiş olduğu kesinlikle bilinen esas ve hükümlerdir. Bunlara
zarurat-ı diniyye de denilir. Namaz kılmak, zinadan kaçınmak gibi zarurat-ı
diniyyenin neler olduğunda -bunlar hem subutu, hem de manaya delaleti kat'i
nasslar ile sabit olduğu için, küfre düşen mezhebler hariç- bütün İslâm
mezhebleri ittifak etmiştir. Mü'menun bihe inanmak keyfiyetine imanın hakikatı
denilir. İmanın hakikatı konusunda başlıca 5 mezheb vardır:
1- Cumhur-ı Muhakkikin. Bunlar Matüridiyye'nin çoğunluğu ve Eş'ariyye'nin bir
kısmıdır. Bunlara göre; irnan kalb ile tasdiktir. Mü'menün bihi kalbiyle kabul
edip doğrulamaktır. Bir kimseye diliyle ikrar, müslüman olduğunun bilinip ona
İslâm muamelesinin uygulanması için lazımdır.
2- Kavl-i Meşhurcular. Bunlar Şemsül-Eimmeti's-Serahsi, Muhammed Pezdevi gibi
bir takım Hanefiyye fukahasına uyanlardır. Bunlara göre iman, kalb ile tasdik ve
dil ile ikrardır. Bunlar, "öldürülmek veya evinin yakılması korkusu gibi bir
mazereti olmadan diliyle de ikrar etmeyen, mü'min olmaz" diyenlerdir.
3- Hariciler, Mu'tezile, Zeydiyye. Bunlara göre, iman kalb ile tasdik, dil
ile ikrar, farzları ile ifa etmek ve haramlardan kaçınmaktır. Büyük günahına
tevbe etmeden ölen kimsenin ebediyyen cehennemde kalacağına inandıkları için bu
mezheblere bağlı bulunan kimselere Va'idiyye de denilmiştir.
4- Kerramiyye. İman sadece dil ile ikrardır, diyenlerdir. Bu mezheb zamanla
ortadan kalkmıştır.
5- Mürcie. "İman Allah'ı bilmektir. Kâfire yaptığı iyilik fayda vermediği
gibi mü'mine de günah zarar vermez. Günahkâr mü'min cehenneme girmez, hasenâtı
kabul edilir, seyyiâtı affedilir" diyenlerdir. Böyle diyenlere, mezhebler
tarihinde "Mürcie-i ehl-i dalal" da denilir. Bu mezheb de zamanla yok olmuştur.
C- Kulun ihtiyarı ve kader konusunda çıkmış olan başlıca üç mezheb vardır.
1- Cebriyye: Kulun ihtiyar ve iradesinin olmadığını iddia edenlerdir.
2- Kaderiyye ve Mu'tezile: Kulun mutlak hür olduğunu ve işini kendisi
dinleyip yarattığını iddia edenlerdir.
3- Ehl-i Sünnet mezhebleri: Kulun hür olduğunu kabul etmekle beraber kadere
de saygılı olan kimselerin mezhebidir.
Muhiddin BAĞÇECİ