FIKIH İLMİ
Tarifi:
–Tafsîlî delillerden elde edilen şer’i ve amelî hükümleri
bilmektir.(Nurulizah) diye tarif olunur. Yani ister ibadet olsun ister günlük
hayatımızda yaptığımız şeyler olsun,
yaptığımız şeylerin nasıl yapılacağını ve hükümlerini beyan
eden ilimdir.
Kur’an-ı Azimuşşan’da
“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları
doğru değildir. Onların her fırkasından bir gurup dinde tefekkuh etmek
(dini ilimleri öğrenmek) için ve kavimleri savaştan döndüklerinde onları
ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.”[1]
buyruldu. Resülullah (s.a.v) efendimiz de “Cenabı Hak bir kimsede hayır (vücuda
getirmeyi) murat ederse onu dinde fakih (alim) kılar.[2]
Fakih Ebu Leys şöyle dedi: ilim birçok neviler üzerinedir. Allah katında
bunların hepsi güzeldir. Fakat fıkıh ilmini öğrenmek lazımdır. İnsan fıkıh
ilminden bolca nasibini aldıktan sonra ilim tahsilini sadece fıkıh ile sınırlı
bırakmayıp zühd ilmine, hükemanın (hikmet sahipleri) hükmüne ve
salihlerin şemailine (menkibelerine) de bakmalıdır.
Her insanın namaz,
abdest, oruç vs kendisine farz olan ibadetleri yapabilecek, ve haramlardan
korunabilecek kadar ve maişetini (helalden) temin etmek için lüzumlu ilimleri
öğrenmesi farzdır. Bunların dışında kalan ilimleri öğrenmek farz değildir.
Şayet öğrenirse o efdal olur. Ancak bunları terk ederse günahkar olmaz.
Siraciye’de de böyledir. Nevazil’de Ebu Asım şöyle dedi: “Fıkhı bırakıp
ta başka sözler öğrenmek müflislerin adetidir.” Tatarhaniye’de de böyledir.
Kelâm ve münazara
ilmini ihtiyaçtan fazla öğrenmek ve bunlarda ihtiyaçtan fazla münazara ve mücadele
etmek mekruhtur. Cevahirulahlati‘de de böyledir. İyice bilmedikçe kelâm
meselelerinde münazara yapılmaz. İmam Muhammed bu hususta münazara yapardı.
Çünkü ehli idi. Mültekit’te de böyledir. [3]
Hakkın zaferi için
ilmî münazara yapmak ibadettir. Fakat üç şeyden biri için olursa haramdır:
1. Bir Müslümanı mağlup
etmek için.
2. İlmini ortaya
koymak için
3. Dünya ve mala
nail olmak için veya halkın katında makbul olmak için.[4]
FUKAHANIN KISIMLARI
F
1-
Şeriatla müçtehid (bunlara müçtehidi mutlak denir.) Dört mezhep imamı ve
emsali.
2- Mezhep de müctehid Bunlar müctehid oldukları halde asıl kaidelerde
bir müçtehidi mutlağı taklit ederler. İmâm-ı Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer,
Hasen ve Ebu Hanife’nin diğer ashabı gibi. Bu zevat ahkam hususunda hocaları
Ebu Hanife’nin takrir ettiği kaideler gereğince delillerden hüküm çıkarmaya
muktedirler. Her ne kadar bazı feri hükümlerde ona muhalefet etseler de asli
kaidelerde onu taklit ederler. Halbuki müçtehidi mutlak asıl kaideler de diğer
müçtehidi taklit etmez.
3-
Meselelerde müçtehid. Bunlar mezhep sahibinden nas olmayan
meselelerde içtihad eden ulemadır.
Hassaf, Ebu
Ca’fer Tahavi, Ebu Hasen el’Kerhi, Şemsü’l-eimme Hulvani, Şemsü’l-eimme
Serahsi, Fahrulislam Pezdevi, Fahruddini Kâdıhan ve emsali gibi. Bu zevat
usulde ve furuda İmâm-ı Azam’a muhalefet edemezler. Ancak nas olmayan yerde
usul ve kavaide göre hüküm çıkarırlar.
4-
Eshabı tahric.[2]
Bunlar mukallittirler. Râzi ve emsali gibi. Bunlar asla içtihat
etmezler. Lakin usulü iyi bildikleri ve me’hazleri zaptettikleri için iki
vecihli mücmel bir kavli tafsil ederler. Mezhep sahibinden veya bir arkadaşından
nakledilen iki manaya ihtimali olan mübhem bir hükmü emsaline mukayese etmek
suretiyle kendi reyine göre izah edebilirler.
5-
Eshabı tercih. Bunlarda mukallittir. Ebu’l- Hasen’il Kuduri ve Hidaye
sahibi Ebu’l- Haseni’il Merğınani gibi. Bunların vazifeleri bazı
rivayetlerin diğerlerinden üstün olduğunu göstermektir. Mesela; bu evladır,
bu daha sahihtir, insanlar için bu daha münasiptir gibi sözler söyler.
6-
Eshabı temyiz. Bunlarda mukallit olup, akvayı kaviden ve zayıftan,
zahirurrivaye ve nadir rivayetleri ayırabilendir. Müteahhirin ulemadan metin
kitaplarının musannıfları gibi. Bunların yaptıkları merdüd, kavi ve zayıf
rivayetleri nakletmektir.
7- Buraya kadar anlatılanların hiç birine kadir olmayan ve mukallidi mahz olan alimlerdir. Bunlar kuvvetli ve zayıfı tefrik edemezler.[3] Bu kısımdaki fukaha şer’i hükümleri delillerinden istinbata, bu hükümlerin aralarını tefrik ve temyiz ve rivayetlerin bazılarını bazılarına tercihe muktedir olmayıp yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivayetlerin büyük bir kısmını hıfzetmiş ve bunları eserlerine derc eylemiş olan bilgili zatlardır.[4] Bize (yani mukallidi mahz olan yedinci tabakaya) gelince, vazifemiz onların tercih ettikleri sahih gördüklerine tabi olmaktır. Eğer sen “Onlar bazen tercihsiz bir takım kaviller hikaye ediyor bazen de sahih kavilde ihtilaf ettikleri oluyor” dersen bende derim ki “Onların yaptıkları gibi yaparız. Örf ve ahvalin değişmesini, insanlara daha muvafık olanı, teamülün gösterdiğini ve vechi daha kuvvetli olan delili nazarı itibara alırız. Bu dünya cihetleri zannen değil hakikaten ayrılabilecek kimselerden hali değildir. Ayıramayacak kimseye düşen ise beraeti zimmet (kendi zimmet ve mesuliyetten kurtarabilmek) için ayırabilenlere müracaat etmektir.[5]
1] Tevbe süresi Ayet:122 [2] Buhari ve Müslim rivayet etti.
[3] Fetavilhindiye C.5 S.377 [4] Reddülmuhtar C.6 S.421
[1] İhya -ı Ulum C.1 S. 36
[2] İçtihatta usul ve kaide ne ise tahriçtede odur. Aradaki fark tahriçte nususu şeriyye yerine nususu mezhebiyyeyi yani sahibi mezhebin akval ve kavaidi fıkhiyyesini ikame eylemekten ibarettir. Şu halde muhriç bir meselenin hükmü mezhebisini istihraç ve tebyin hususunda tıpkı bir müçtehid gibi hareket ederek evvela hükmü sahibi mezhebin akvali sarihasında arar. Bulursa onunla fetvasını verir. Bulamazsa tasrihat ve akvali mevcudenin delalet ve işaretine ve kavaidi mezhebiyyenin dereceyi şümül ve umumuna dikkat eder. Hükmü matlubu bunlardan çıkarabilirse ne ala, çıkaramazsa o zaman kıyas tarikine sülük ile mekısi aleyhin hükmünü makîste izhar ve ityan eder. (Medhal S.258)
[3] Reddülmuhtar C.1 S.77
[4] Istılahatı Fıkhiye Kamusu C.1 S.246
[5] Dürrülmuhtar C.1 S.77
İSLÂM
FIKHI'NIN KAYNAKLARI
Önce fıkıh kelimesi ve terimi üzerinde duralım. Kur'an-ı Kerim'de "Fıkıh"
kelimesi ince ve derin anlayış, kalbte bulunan bir nurun meselelerin
mahiyetini kavrayışı olarak yer almıştır. Meselâ: "Andolsun ki
biz insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır.
Onların kalpleri vardır, bunlarla idrak edemezler; gözleri vardır, bunlarla
göremezler; kulakları vardır, bunlarla işitemezler. Onlar dört ayaklı
hayvanlar gibidir. Hatta daha sapıktırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta
kendileridir."(21) ayetinde bu mana ön plândadır..Fahrüddin-i
Razi bu ayet-i kerime'de geçen "Yefkahûne biha" ibaresini tefsir
ederken: "Allahû Teâla (cc) ilim, fehim ve idrak manasına gelen fıkhı;
kâfirlerin kalplerinden çıkarmıştır" diyerek, bu inceliğe işaret
etmiştir.
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Allahû Teâla (cc) kime hayır murad ederse, o
kimseyi dinde fakih kılar"(22) müjdesi sarihtir. Dolayısıyla fıkıh;
kalpte mevcud olan iman nuru ile yakından alâkalıdır. Hiçbir zaman
"Hukuk" manasına değildir. Maalesef son yıllarda "İslâm fıkhı"
tabiri yerine "İslâm Hukuku" kullanılmaktadır. Halbuki
"hukuk" kelimesi hiçbir zaman "Fıkıh" manasına gelmez.
"Hukuk", İslâm fıkhının muamelât ile ilgili bir bölümüdür.
Kur'an-ı Kerim'de: "Nerede olursanız olun, velev ki tahkim edilmiş yüksek
kalelerde bulunun, ölüm size gelip yetişir. Eğer onlara bir iyilik dokunursa
"Bu Allah katındandır" derler. Şayed onlara bir fenalık dokunursa
"Bu senin katındandır (senin yüzündendir)" derler. De ki: Hepsi
Allah katındandır. Böyle iken onlara, o kavme ne oluyor ki (kendilerine söylenen)
hiçbir sözü anlamaya yanaşmıyorlar"(23) hükmü beyan buyurulmuştur.
Bu Ayet-i Kerime'de geçen "La yefkahûne" hükmünün muhatapları münafıklardır.
Hepsi de "Arapça" konuşmaktadırlar. Bu durumda Kur'an-ı Kerim'in
zahiri manalarını anlamaları ve Resûl-i Ekrem (sav)'i dinlemeleri kaçınılmazdır.(24)
Peki anlamadıkları nedir? İşte bu noktada "Yefkahûne" ibaresi karşımıza
"İnce anlayış ve keskin idrak" olarak çıkmaktadır.
Fıkh-ı Batını esas alan (tasavvuf ehli) alimler, bu ayet-i kerime'yi
delil getirerek: "Allahû Teâla (cc) bir kavimden "Fıkhı" kaldırırsa,
onlar zahiri anlamakla beraber, gerçek mahiyeti kavrayamazlar"(25) hükmünü
zikretmektedirler.. "Fıkıh" kelimesi, ıstılâhta "Şer'i hükümleri,
delilleriyle birlikte tafsili olarak bilmek" şeklinde tarif olunmuştur.
.(26)
İmam-ı Azam Ebû Hanife (rha) "Fıkhı" şu şekilde tarif ediyor:
"Fıkıh ilmi, kişinin leh ve aleyhindeki hükümleri bilmesidir. İlim
ancak amel etmek içindir. İlim ile amel etmek, ahiret saadeti için dünya meşguliyetlerini
terkedip, gönülden çıkarmaktır."(27)
Şurası muhakkaktır ki; bir mükellefin, lehindeki ve aleyhindeki haklarını
tesbit kat'i delillerle mümkündür. İmam-ı Şafii (rha): "Kat'i bir
habere dayanmadan veya ictihad yapmadan bir söz söylemek günaha çok yakındır.
Allahû Teâla (cc) Resûl-i Ekrem (sav)'den başka hiç kimseye ilmi bir delile
dayanmadan "Din" hususunda herhangi bir söz söyleme hakkı tanımamıştır.
İlmi delil ise: Kitab, sünnet, icma-i ümmet, asar ve mahiyetini beyana gayret
ettiğim kıyas-ı fukaha'dır"(28) buyuruyor. Dolayısıyla; şer'i
herhangi bir delile dayanmadan din hususunda "Şahsi kanaat belirtmek"
büyük bir vebaldir.
KİTAP
İslâm ulemâsı; mücerred olarak "Kitap" denildiği zaman
bununla ancak Kur'an-ı Kerim'in anlaşılacağı hususunda müttefiktirler.
Kur'an-ı Kerim'in başka başka yönleri ve vasıfları ele alınarak çeşitli
tarifleri yapılmıştır. Genel olarak: "Allahû Teâla (cc) tarafından
Cebrail vasıtası ile Peygamberimiz Resûl-i Ekrem (sav)'e indirilmiş olan ve
Resûl-i Ekrem (sav)'den bize tevatüren nakledilen bir nazım'dır"(29)
tarifi uygun bulunmuştur. Bunun dışında: "Allahû Teâla (cc) tarafından
Resûl-i Ekrem (sav)'e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, tevatürle
nakledilmiş, tilavetiyle taabbüd olunan muciz kelâmdır"(30) tarifi de
yaygındır.
Kur'an-ı Kerim'in "Mucize" olduğu hususunda hiçbir ihtilâf yoktur.
İmam-ı Maturidi (rha)'ye göre: "Kur'an-ı Kerim'in i'caz yönü, belağatının
kemale ulaşmasıdır."(31) Eğer bu i'caz belağat yönünden başka
olsaydı, benzerini getirmek için uğraşan Arapları, başka yönleriyle de
aciz bırakması icap ederdi. Gayb'tan haber vermesi, tenakûzdan hali olması,
ister dünyevi, ister uhrevi olsun bütün mesalihi ihtiva etmesi noktasından,
diğer ilâhi kitaplarla aynıdır.
Kur'an-ı
Kerim'in hem lafzı, hem manası Allahû Teâla (cc)'dandır. Bu hususta hiçbir
beşerin payı yoktur. Kur'an-ı Kerim'in bize ulaşması tevatür yoluyladır
ve indirildiği gibi eksiksiz olarak muhafaza edilmiştir.(32) Ayet-i
Kerime'lerin sûreler içerisindeki yerleri de tevkifidir. Bu hususta hiç
kimsenin ictihad ve reyinden söz etmek mümkün değildir.(33) Meselâ: Harf-i
Mukatta'dan "Elif-Lâm-Mim" bir ayet-i kerime olduğu halde,
"Elif-Lâm-Ra" bir ayet değil, ayetten cüzdür. Eğer ictihad ve rey
sözkonusu olsaydı, bu şekilde değerlendirmek mümkün olmazdı.
İslâm fıkhında; Kur'an-ı Kerim, her yönden mutlak manada asıldır.(34)
Nitekim Kur'an-ı Kerim'den olduğu sabit olan herhangi bir kelimeyi veya ayeti
inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde ittifak edilmiştir.(35) Ayrıca Kur'an-ı
Kerim'e ta'zim etmek vacip, tahkir etmek haramdır. İslâm ulemâsı "O'na
(Kur'an'a) tam manasıyla temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz"(36)
ayet-i kerimesini esas alarak; "Abdest almadan Kur'an-ı Kerim'e dokunmanın
haram olacağı" hususunda ittifak etmiştir.(37) Tabii cünüp olan
kimsenin de; gusûl almadan dokunması, helâl olmaz. Resûl-i Ekrem (sav)'in;
abdestsiz olan hiç kimsenin Kur'an-ı Kerim'e dokunmamasını da, emrettiği
bilinmektedir.(38)
Kur'an-ı Kerim'deki hükümler genel olarak ikiye ayrılır: Manası açık,
ihtimal ve iştibah'tan salim olarak ibareleriyle hükme varılan ayetlere
"Muhkem" denir. İbaresinde, birçok manaya gelme noktasından ihtimal
bulunan ayetlere "Müteşabih" denilmiştir.(39)
Muhkem ve müteşabih ayetler konusunda Allahû Teâla (cc) mü'minleri uyarmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de:: "(Habibim) Sana kitabı indiren O'dur. Ondan bir kısım
ayetler muhkemdir. Ki bunlar kitabın anası (temeli) dir. Diğer bir kısmı da
müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik (Maraz) bulunanlar sırf fitne çıkarmak
ve (hevâlarına göre) onun teviline yeltenmek için, müteşabih olanına tabi
olurlar. Halbuki onun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde yüksek
payeye erenler ise: "- Biz O'na inandık. Hepsi Rabbimizin katındandır"
derler. (Bunları) selim akıl sahiplerinden başkası iyice düşünmez."(40)
hükmü beyan buyurulmuştur.
Bir
mecliste Resûl-i Ekrem (sav): "Ümmetimin helâkı kitab'ta ve Sût'te
olacaktır" buyurmuştur. Sahabe-i Kiram: "Ey Allah (cc)'ın Resûlü,
buradaki kitab ve Sût nedir?" diye sorunca, Resûl-i Ekrem (sav): "Kur'an-ı
Kerim'i öğrenip, O'nun ayetlerini Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği gayeden
başka şekilde te'vil etmektir" cevabını vermiştir.(41) Yine bir başka
Hadis-i Şerif'te: "Her kim Kur'an-ı Kerim'i (Hiçbir ilmi olmadan) kendi
şahsi reyiyle tefsir ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın"(42)
buyurduğu ve mü'minleri uyardığı sabittir . İmam-ı Şafii (rha) "Allahû
Teâla (cc)'nın kitabında yer alan ilim, icma cümlesindendir. Kur'an-ı
Kerim'in tamamı, Arap lisanı üzerine nazil buyurulmuştur. Bu sebeble Kur'an-ı
Kerim'in nasihi ve mensûhu, nüzûl sebebleri ve farz kıldıkları, edebi belağatı,
irşadı ve mübah kıldıkları iyi bilinmelidir. Ayrıca Allahû Teâla (cc)'nın
peygamberine verdiği mevki'inin de iyi bilinmesi gerekir. Zira Allahû Teâla (cc)'nın
kitabında vaaz ettiği hükümleri Resûl-i Ekrem (sav)'in lisanı üzere beyan
buyurmuştur. Binaenaleyh Allahû Teâla (cc) farz olan hükümlerle neyi
kasdetmiştir? Kimin için farz kılmıştır? Bütün insanlar bu farzların
kapsamına giriyor mu, girmiyor mu? Mükellef olan kullarının neye itaat
etmeleri gerekir ve neden sakınmaları icabeder? Bütün bunların hepsi iyice
bilinmelidir"(43) diyerek, önemli inceliklere işaret etmiştir. Dolayısıyla
kat'i bir ilim olmadan, Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmek caiz değildir. Son yıllarda
birçok "Meal" yayınlanmıştır. "Meal" kelimesi en
yakın mana veya eksik olan terceme manasınadır. Hiç kimse bu yayınlanan
"Meal"ler ile amel edemez.
SÜNNET
Önce sünnet kelimesi üzerinde duralım. Lugat manası; "adet, makbul
olsun veya olmasın takip edilen yol, yüz, yahut yüzün görünen kısmı,
siret, tabiat" manalarına gelir. Cahiliyye döneminde Araplar "Sünnet"
kelimesini takip edilen (çiğnenmiş) yol manasına kullanıyor ve
biliyorlardı. Sahabe-i Kiram, Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Size benim sünnetime
sarılmanızı tavsiye ederim"(44) emrini işitince, buradaki sünnet lafzından
"O'nun umumi ve hususi hayatındaki davranışlarını ifade ettiğini"
bildikleri için hiçbir şey sormamışlardır. Çünkü bu kelimeye yabancı
değillerdi.
Kur'an-ı Kerim'de: "Daha evvel geçenler hakkında Allah bu sünneti
koymuştur. Allah'ın sünnetini (adetini) değiştirmeye ise asla imkân
bulamazsın".(El Ahzab Sûresi: 62) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu
ayet-i kerime'de geçen sünnet kelimesi "Adetûllah'ın" (veya
sünnetûllah) mahiyetini ifade etmektedir..(45)
İslâmi ıstılâh'ta Sünnet; "Resûl-i Ekrem (sav)'den sadır olan söz,
fiil ve takrirdir" şeklinde tarif olunmuştur.(46) Hanefi fûkahası amel
açısından sünneti ikiye ayırmıştır. Birincisi: Uyulması hidayet, terki
kerâhet ve isâet olan sünnettir. Buna "Sünnet-i Hüda"
denilir. Meselâ: Ezân, kamet, cemaat gibi, mütevatir haberlerle gelen sünnetler
bu sınıfa dahildir. İkincisi: Uyulması güzel, terki mübah olan sünnetlerdir.
Buna "Sünnet-i Zevaid" denilir.(47)
Allahû Teâla'nın (cc) en güzel misal (usvetûn hasenetûn) olarak vasıflanırdığı
Resûl-i Ekrem'e (sav) itaat etmek farz, muhalefet ise haramdır..
İmam-ı Gazali "Küfrü" şöyle tarif etmiştir: "Resûl-i
Ekrem (sav)'in getirdiği haberlere inanmamak, onları yalanlamak küfürdür"(48).
Bu tarifte hem Kur'an-ı Kerim, hem de sünnet birlikte zikredilmiştir. Mütevatir
sünnet'in inkârının "Küfür" olduğu hususunda; ehl-i sünnet
ulemâsının ittifak ettiği malûmdur.(49)
Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Şüphesiz ki bana bir kitap ve onunla birlikte
bir benzeri verildi"(50) Hadis-i Şerifini esas alan İslâm ulemâsı;
"Cebrail Kur'an-ı Kerim'i getirdiği gibi, sünneti de Resûl-i Ekrem
(sav)'e ta'lim ettirmiştir"(51) hükmünü beyan etmiştir. Kur'an-ı
Kerim'de "Kitap ve hikmet" bir arada zikredildiği sabittir. .(52)
İmam-ı Şafii (rha) kitap ve hikmet'in bir arada beyan edildiği ayet-i
kerimeleri zikrettikten sonra şunları kaydediyor: "Bu ayet-i kerime'lerde
Allahû Teâla (cc) "Kitap ve Hikmet'i" zikretmektedir. Kitap'tan
maksad Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an ilmine vakıf, itimad ettiğim alimlere göre
hikmet ise Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetidir. Zira Kur'an-ı Kerim bir
zikirdir. Hikmet ise ona tabi kılınmıştır. Allahû Teâla (cc) kitabı ve
hikmeti öğretmekle kullarına verdiği nimeti hatırlatmaktadır. Bu husus
dikkate alınırsa hikmetin Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetinden başka birşey
olduğunu söylemek doğru değildir."(53)
Hanefi fûkahası; adil, sikâ ve hadis rivayeti ile meşhur olan fakih
bir ravi'nin, haber-i vahid durumunda olan (Yani sadece bir kimse tarafından
rivayet edilen) hadisin de, kat'i bir hüccet olduğu hususunda ittifak etmiştir.(54)
Fakih olan ashabın,tabiûnunu ve etba-ı tabiûnun; kimden aldığını
belirtmeden yaptığı rivayetlerle (Mürsel hadislerle) amel edilir.
Kur'an-ı Kerim'de: "Ve O (Resûl-i Ekrem) kendi heva ve hevesinden söz söylemez.
O (Kur'an ve O'nun din hususundaki emri) ilka edilegelen vahiyden başka birşey
değildir"(55) hükmü beyan buyurulmuştur.. Resûl-i Ekrem (sav)'in
Kur'an-ı Kerim'de mücmel olarak farz kılınan bütün emirleri ve nehiyleri,
sahabe-i Kiram'a mahiyetini açıkladığı bilinmektedir. Meselâ: Kur'an-ı
Kerim'de "Zekât" farz kılınmıştır. Ancak hangi mal'dan, hangi süre
içerisinde ve ne miktarda verileceği zikredilmemiştir. Resûl-i Ekrem (sav)
Zekâtla ilgili bütün hükümleri izah etmiştir. Yine "Hacc"
ibadeti; Kur'an-ı Kerim'de mücmel bir ayet-i kerime ile farz kılınmıştır.
Bu ibadetin bütün farzları, vacipleri ve nasıl edâ edileceği Resûl-i
Ekrem (sav) tarafından izah edilmiştir. Yine "Cum'a Namazı" Kur'an-ı
Kerim'de mücmel bir ayet-i kerime ile farz kılınmış; hangi şartlarda ve ne
şekilde edâ edileceğini Resûl-i Ekrem (sav) öğretmiştir. Misalleri daha
da çoğaltmak mümkündür.
Resûl-i Ekrem (sav) döneminde bir grup kimse; "Biz Allahû Teâla (cc)'nın
kitabından başka delil tanımayız" iddiasını ortaya atmışlardır.
Bunun üzerine Peygamberimiz (sav): "İçinizden hiç birinin koltuğuna
(Sedirine, kanepesine) yaslanmış bir vaziyette iken, kendisine benim emir ve
nehiylerimden biri ulaştırıldığında: "- Başkasını bilmem, ben
Allahû Teâla (cc)'nın kitabında gördüğümüze uyarım" dediğini sakın
görmeyeyim"(56) emrini vermiştir. Bu emir, Allahû Teâla (cc)'nın kitabını
kabul etmekle beraber, Resûl-i Ekrem (sav)'in sünnetini reddedenleri ilzam
etmektedir. Esasen Allahû Teâla (cc)'nın: "Bir de peygamber size ne
verdiyse (her ne emir verirse) onu tutun, nehyettiğinden de sakının"(57)
emrini verdiği malûmdur. İbn-i Huzeyme (rha) "Din hususunda Resûl-i
Ekrem (sav)'e itaat etmenin farz, şahsi reyle karşı çıkmanın haram olduğunu"
El Ahzab Sûresi'nin 36.ncı ayet-i kerimesini zikrederek beyan etmekteir..(58)
(Ahzab 36. Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir
erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim
Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur)
Meselenin özü şudur: Resûl-i Ekrem (sav)'in din hususundaki her emrine itaat
etmek farzdır. Hiç kimsenin, şahsi kanaatini ve aklını esas alarak
muhalefet etmesi caiz değildir. Sünnet zanni değil, kat'i bir delildir. Hesap
gününü düşünen bir mükellef, Resûl-i Ekrem (sav)'e muhalefet edemez.
İCMA-İ ÜMMET
Önce icma kelimesinin lûgat manası üzerinde duralım. İcma Arapça bir
kelime olup; "azm, kasd ve ittifak"(59) manalarına gelir. Molla Hüsrev:
"Müctehid imamların herhangi bir asırda şer'i bir hüküm üzerinde
ittifak etmelerine icma denir" tarifini esas almıştır.(60) İmam-ı
Serahsi'de şu şekilde tarif etmiştir: "Her asırda fıskını ilân
etmeyen, heva ve heveslerine tabi olmayan bütün müctehid imamların ittifakına
icma denir."(61)
Kur'an-ı Kerim'de: "Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra
Peygambere muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu
(o kimseyi) döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahirette) kendisini
cehenneme koyarız. O ne kötü bir yerdir" (En Nisa Sûresi:115)
hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Zemahşeri:"Bu ayet , icma-ı ümmetin
delil olduğunun işaretidir. Zira ayette "peygambere muhalefet ile mü'minlerin
yolunun dışında bir yol tutmak" aynı mahiyette sayılmıştır. Bu iki
cürmün cezaları da eşit tutulmuştur"(62) diyerek, bir inceliğe
işaret etmiştir. İmam-ı Kurtubi: "Mü'minlerin yolundan ayrılmaktan
maksad, müctehid imamların icmalarını inkâr etmektir. Bu ayet-i kerime'de
icma-i ümmet'ten ayrılanları tehdit vardır"(63) demiştir. İmam Ebû
Bekir El Cessas: "Bu ayet-i kerime'de mü'minlerin yolundan ayrılanlar
cehennem azabı ile tehdit olunmuşlardır. Bundan kasıd, icma-ı ümmeti inkâr
edenlerdir"(64) hükmünü zikretmektedir. Tefsir-i Haazin'de:
"Peygambere muhalefet etmek ve mü'minlerin yolundan ayrılmak haramdır.
Durum böyle olunca mü'minlerin yoluna uymak vaciptir"(65) denilmektedir.
Bazı usûl-i Fıkıh kitaplarında; Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Benim ümmetim
delâlet üzerinde ittifak etmez"(66) ve "Mü'minlerin güzel gördüğü
şey, Allahû Teâla (cc) katında da güzeldir"(67) Hadis-i Şerif'leri,
İcma-i Ümmet'in delili olarak zikredilmiştir.
İcma'nın teşekkül edebilmesi için, mücmel olan fıkhi bir meselenin
bulunması zaruridir. Aynı asırda yaşayan müctehid imamlar; Kur'an ve Sünnet'te
yer alan mücmel bir hüküm üzerinde, kat'i olarak ittifak ederlerse
icma teşekkül eder. İcma'nın delil olması da buna dayanır.(68) Kat'i bir
nassa dayanan ve tevatürle gelen İcma'nın inkârı insanı küfre götürür.(69)
Zira bunda kat'i delilleri yalanlama sözkonusudur. Bilindiği gibi bir asırda;
tek bir müctehid bile katılmazsa, icma teşekkül etmez.
Müctehid
olmayan kimselerin tamamı; herhangi bir fıkhi meselede ittifak etseler,
bununla icma teşekkül etmez. Dolayısıyla "İcma-ı Ümmet'in" teşükkülü
için; aynı asırda yaşayan, birçok müctehid imama ihtiyaç vardır.
Müctehid seviyesinde ilme sahip olmayan, buna mukabil insanlar indinde
"Mürşid-i Kâmil" diye anılan kimselerin; fıkhi meselelerde, bir müctehide
tabi olmaları vaciptir. Nitekim tasavvuf yolunun büyüklerinden İbrahim b.
Ethem, Şakik Belhi, Ma'ruf Kerhi, Ebû Yezid Bestami ve Fudayl b. İyaz;
amel'de hanefi mezhebini taklid etmişlerdir.(70) İnsanlar tarafından "Müşrid-i
Kâmil" vasfı ile anılan kimselerin; herhangi fıkhi bir
meselede, kendi aralarında ittifak etmeleri, icma-ı ümmet mahiyetine haiz değildir.
KIYAS-I FUKAHA
Kıyas; Arapça bir kelime olup
"K-Y-S" kökünden (kâyese'nin) dili geçmiş masdarıdır.
Lugatta "iki şeyi birbiri ile ölçmek, mukayese atmak ve iki şey arasındaki
benzerlikleri tesbit etmek " anlamına gelir. (71) Fıkıh usûlü kitaplarında;
"kitap, sünnet ve icma ile sabit olan bir hükmün; illet ve sebeplerini
dikkate alarak, hakkında nass bulunmayan (fakat aynı illetlere sahip olan)
meselenin hükmünü ortaya koymaya kıyas denilir" (72) tarifi yapılmıştır.
Hz. Ömer (ra)'in Ebû Musa El Eş'ari'ye: "Birbirine benzeyen şeyleri
iyi kavra, illet ve sebeblerini çok hassas olarak tahlil et ve daha sonra kıyas
yap"(73) tavsiyesinde, aynı unsurlar görülmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de: "Onlara eminlik veya korku haberi geldiği zaman onu
yayıverirler. Halbuki o (haberi) peygambere ve içlerinden ûlû'lemr
olanlara arzetseler, elbette bunların istinbata kadir olanları onu anlar,
bilirlerdi" (En Nisâ Sûresi: 83) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayet-i
Kerime'de geçen "Yestenbitûnehû" ibaresinden kasdın, istinbat ve kıyas
yoluyla hüküm çıkarmak olduğu hususunda ittifak mevcuddur.(74) Meselelerin
ve haberlerin "Ulû'lemr" hükmünde olan alimlere sorulması bir
vecibedir.
Resûl-i Ekrem (sav), Hz. Muaz b. Cebel'i, "Yemen" iline vali olarak gönderirken:
"- Ya Muaz, bir hadise ile karşılaşırsan nasıl hükmedeceksin?"
diye sormuştur. Hz. Muaz b. Cebel (ra): "Allahû Teâla (cc)'nın kitabı
ile ya Resûlallah" diye cevap verir. Resûl-i Ekrem (sav): "- Peki hükmü
kitap'ta bulamazsan nasıl hükmedersin?" diye sordu. Hz. Muaz (ra):
"Allah'ın(cc) resûlü'nün sünnet'ine başvururum" diye cevap
verdi. Resûl-i Ekrem (sav): "Peki hem Allahû Teâla (cc)'nın kitabında,
hem Resûlü'nün sünnetinde bulamazsan nasıl hükmedersin?" sualini
sordu. Hz. Muaz (ra): "- O zaman reyimle (Kıyas yaparak) hükmederim"(75)
cevabını verdi. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz
(sav), Hz. Muaz b. Cebel (ra)'in bu cevabından memnun olmuş ve: "Resûlullah'ın
elçisini, Resûlullah'ı hoşnud edecek şeye muvaffak kılan Allahû Teâla (cc)'ya
hamd olsun" diye duada bulunmuştur. Bu hadis-i şerif, bir cemaat tarafından
rivayet edilmiştir.
Kıyas; kitap, sünnet ve icma'ya bağlı olan, zanni bir delildir. Hakkında
muhtem ve müfesser nass bulunan konularda kıyas yapılamaz. Mücmel olan hab
erlerde, kıyas usûlü ile hüküm çıkarılır. Müctehid
seviyesinde ilme sahip olmayan kimseler; taharri (araştırma) yapabilirler,
fakat kıyas ile hüküm veremezler.
Hanefi fûkahası: "Taabbüdi olan ve illetleri akılla kavranamayan hükümlerde
kıyas'ın geçerli olmayacağı hususunda" ittifak etmiştir.(76) Meselâ:
ibadetlerin biri, diğerine kıyas edilerek, yeni bir ibadet şekli tayin
edilemez. Ayrıca Hadd cezalarında ve keffaretlerde, kıyas yoluyla yeni
hüküm konulamaz.
Kitap, sünnet ve icma; her alanda delil olduğu halde, kıyas-ı fukaha sadece
fıkhi meselelerde hüccet teşkil eder. Kıyas-ı fukaha; mutlak müctehidler
ile mezhepte veya meselede müctehid olan fakihlerin başvurabileceği bir
kaynaktır. Herhangi bir mukallidin; akli melekelerini kullanarak yapmış olduğu
akıl yürütme kıyas-ı fukaha olarak nitelendirilemez.. Bu nevi akıl yürütmeler,
şahsi kanaat hükmündedir. Şahsi kanaatlerini kıyas kabul edenler, büyük
bir vebal ile karşı-karşıyadırlar. Nitekim Tabiûndan Şa'bi'ye bir kimse
gelip bir mesele sorar. Hz. Şa'bi (rha); sualle ilgili olarak Abdullah İbn-i
Mes'ud (ra)'un bir rivayetini nakleder. Sual soran kimse: "- Sen bu
konudaki şahsı kanaatini söyle" deyince, Hz. Şa'bi (rha): "- Şu
adama bakın, ben ona Abdullah İbn-i Mes'ud şöyle dedi diyorum. O bana şahsi
kanaatimi soruyor. Ben dinimi bundan tenzih ederim. Vallahi müzikle meşgul
olmayı, sana şahsi kanaatimle fetva vermeye tercih ederim"(77) diyerek,
bir inceliğe işaret etmiştir.
( Emanet ve Ehliyet)