İNANÇLA İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR
İnançla ilgili temel kavramlar:
A- İman;
Arapça lügatte mutlak olarak "tasdik
etmek"anlamındadır. Çünkü tasdik eden, tasdik ettiğini yalanlamaktan
emin kılmış veya kendisi yalandan emin olmuş olur.
Kur'an-ı Kerim'de İman en çok kullanılan kavramlardan biridir. Kur'an'da geçen
iman kelimelerini teker teker incelediğimiz zaman, bu kelimenin Kur'an'da
"tasdik etmek, inanmak" anlamında kullanıldığını görürüz.
Şeriat dilinde iman: "Hz. Muhammed (sav)'in Allah'tan getirip haber verdiği
şeylerin hepsinin doğru olduğunu kabul ve itiraf etmektir".
Istılahi anlamıyla İslam, Allah'ın emirlerine tam teslimiyet ve itaattir.
Yani ne yapılacağı ve ne yapılamayacağı konusunda Allah'ın hükümleri
ile hoşnut olmak, tam kabul ile hiçbir itiraz olmaksızın Allah'ın görev
dediğini görev ve yasak dediğini yasak kabul etmektir. Bu yüzden, bir lisan
meselesi olarak iman ve islam arasında fark vardır. Çünkü iman, lügatte
"tasdik" demektir. Oysa islam, "tam teslimiyet" anlamındadır.
Tasdikin özel bir mahalli vardır ve dil onun tercümanından başka bir şey
değildir. Bunun tersine teslimiyet belli bir mahal ile sınırlı değildir,
kalbi, dili, vücut azalarını içine alır.
B-KüfüR;
Lügatte "bir şeyi örtmek" demektir. Bu sebepledir
ki, tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçilere "küffar"
denilmiştir. Kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı ile herşeyi örttüğünden
geceye "kafir" denilmiştir. Hurma çiçeği kapçığına
"kafur", kalça etine "kafire", tevbe ve ibadet özelliği
taşıyan bazı cezalar da, günahları örttüğü için "keffaret"
diye isimlendirilmiştir.
Ayrıca küfür kelimesi, imanın karşıtı olarak "tekzib ve inkar"
manalarında kullanılmış ve bununla meşhur olmuştur. Bazen nimeti inkar
manasında da kullanılmıştır.
Küfür kavramı, Yüce Allah'ın nimetlerini insanlara bahsetmesi insanların
bu nimetlere karşı tutumu hususunda kullanıldığında kelime "ele geçen
menfaatleri örtmek" yani "bilmemezlikten gelmek ve bu suretle
"nankör olmak" anlamına gelmektedir. Demek ki küfür kavramının
anlam çekirdeğinde "nankörlük" öğesi bulunmaktadır.
C-ŞİRK;
Allah'ın ortağı kabul etmek ve yaptığı ibadetine başkalarını
da ortak yapmak demektir. Bu da putlara, ağaçlara, hayvanlara, kabirlere, gökteki
cisimlere, tabiat kuvvetlerine, ruhani varlıklara ve insanlara uluhiyet vererek
tapınmaktır. Müşrik de; "ortak koşan" demektir.
Şirk, mutlak inkar anlamında da kullanılır. Çünkü Allah'a ortak koşmak
şart değildir, hatta uluhiyyette Allah'a denk bir varlığın olduğuna
inanmak, mutlak şirktir. Çok ilaha inanmak olan polietizm şirkin en belirgin
şeklidir. Genel bir tanımla şirk; Yüce Allah'ın uluhiyyetinde, sıfat ve
fiillerinde, eşi ve ortağı bulunduğunu kabul etmektir.
Kur'an, şirki, en büyük günahlardan sayar. Özellikle affedilmez olduğunu
belirterek böyle bir fiili, işlenmemesini ister. Şirkin büyük günah oluşu,
insanın yaratılmış olduğunu unutarak kendisini tesadüfün veya adi bir
maddenin icadı olarak görmesinden dolayıdır.
D-NİFAK;
lügatte; tükenmek, azalmak; ruhu çıkmak, ölmek, eşyaya rağbetin
çok olması ve alışverişin artması, yaranın kabuk bağlaması gibi çeşitli
anlamlara gelir.
Kur'an'da bu kavramı, "dıştan mü'min görünüp içinden inkar eden iki
yüzlü insanlar" manasında kullanmış olarak görmekteyiz.
Ne zaman kafir bir toplumda Allah'ın daveti zafere ulaşır, Allah kelimesi yücelir,
insanlar akın akın Allah'ın dinine girer, küfrün kuvveti temelinden sökülür,
kafirlerin hükümranlığı yok olur, kuvvet ve kudret müslümanların eline
geçerse; işte o zaman mü'minlerle beraber İslam toplumunda imansız münafıkların
bulunması mümkündür. Münafıklar Müslümanların hakimiyetinden korktukları
için, kafirlerle beraber açık bir şekilde inkarları üzere kalmazlar. Küfürlerini
gizleyip, İslam'ı izhar ederler. Galibiyet, hakimiyet ve otorite kafirlerde
olduğu müddetçe münafıklık ortaya çıkmaz. Çünkü bu durumda inkarlarını
açığa vurup, İslam'a karşı direnmelerinden hiçbir korkuları yoktur.
Bundandır ki Mekke döneminde hiç münafık yoktu.
Nifağın aslı kafirlik ve korkaklıktır. Küfür, münafıkların kalplerinde
gizlediği inkar, korkaklık ise, gizlediği inkarının aksini açığa vurmasıdır.
Bundan dolayı münafık korkak, alçak ve yüreksiz olur.
Münafık kafirden daha tehlikeli ve daha zararlıdır. Çünkü inkarda kafirle
eşit olup, hile ve saptırma bakımından ondan daha ileridir. Onların
kalplerinde hastalık vardır, Allah da hastalıklarını artırmıştır. Yalan
söylemelerinden ötürü onlara acı bir azap vardır. Münafıklar, müslümanları
zayıflatıp çökertmeye, saflarını parçalamaya ve onları kendi aralarında
birbirine düşürmeye hırs gösterirler. Yalancılık ve yalan yere yemin
etmek de münafıkların sıfatlarındandır. Kötülüğü emir ve iyilikten
sakındırmaları, haksızlık ve ahde vefasızlık da münafıklık sıfatıdır.
İnancın
konusu olan temel kavramlar
A-Allah kavramı:
Allah kelimesinin herhangi bir kökten türemiş olmayıp
sözlük manası taşımadığı ve gerçek mabudun özel adını teşkil ettiği,
yahut sözlükte bir anlamı olsa bile gerçek mebuda ad olunca bu anlamı
kaybettiği fikri benimsenmektedir. Cahiliye devrinde bütün göçebe kavimler
gibi Arabistan bedevileri de kainatı yaratan, yağmuru yağdıran yüksek bir gök
tanrıya inanıyorlar ve ismine Allah diyorlardı.
Kur'an'a göre ise Allah, varlığı gerekli olan yüce ve eşsiz olan, hiçbir
şeye ihtiyacı olmayan, bütün kemal sıfatlara sahip, herşeyi yaratan,
ibadete layık ve bütün noksanlıklardan münezzeh olan bir zattır.
Allah kavramını semantik açıdan değerlendirecek olursak; Allah, Kur'an düşünce
sisteminde en yüksek odak kelimedir. Onun için bu sistemde Allah fikri yukarıdan
aşağıya herşeye hakim olur ve bütün anahtar terimlerin semantik yapısı
üzerinde derin tesir gösterir.
B-Melek kavramı:
Bunlar Allah'ın emirlerini eksiksiz yerine getiren
itaatkar mahluklardır. Allah'a karşı gelmezler. Allah'ın emirlerini yerine
getirirler, insanlara yardımcı olurlar, onun iyi ve kötü bütün davranışlarını
tesbit ederler.
Araplar Kur'an'ın nüzulünden önce melek kelimesini, "Allah'ın
risaletini tebliğ eden ve O'nun katında şefaat eden ruhani varlıklar"
anlamında kullanmışlardır.
Kur'an'ı Kerimi baştan sona dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman
melekler hakkındaki cahiliye devri Araplarının önce zikretmiş olduğumuz
inançlarında çok büyük değişiklikler getirmiştir. Melekler kendi aralarında
çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Bu suretle üniversal varlık hiyerarşisi
içinde bir melekler hiyerarşisi de kurulmuştur. En önemli husus ise
meleklerin tanrılık vasfını kaybetmeleridir. Onlar da insanlar gibi Allah'a
ibadet ve itaat etmek için yaratılmış Allah kullarıdır. Bu hususta
cinlerin durumu da meleklerin ki gibidir.
C-Kitap kavramı:
Kur'an'ı Kerim'den iki şekilde tefsir edilmiştir: Birincisine göre kitap, arşta saklanan, kainatın ahvalini içeren kitaptır, Allah'ın ezeli ilmidir. Diğer tefsire göre kastedilen kitap, Kur'an'ı Kerim'dir. Allah Kur'an'da insanlar için lüzumlu olan herşeyi açıklamış, hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. Kur'an din kitabıdır. İnsanların dinde muhtaç oldukları herşey Kur'an'da vardır.
D-Nebi ve Resul kavramı:
Resul; kendisine vahiyle şeriat verilen ve onu
tebliğ ile görevlendirilen peygamberdir. Nebi; kendisine şeriat verilmeyip,
bir önceki şeriatla amel etmesi ve onunla toplumu, yani gönderildiği kavim
veya milleti eğitmesi emredilen peygamberdir. Bu tarife göre, her resul aynı
zamanda nebidir, ama her nebi resul değildir.
Araplar beşer cinsini, Allah'ın risaletini taşıyacak güçte görmemişlerdir.
Araplar üstünlüğü mal ve mülkten ibaret görüp, insanın manevi yönünü
inkar etmişlerdir. Hastalıkta, sıhhatte, fakirlikte ve zenginlikte
peygamberle beraber olmalarından dolayı, Allah'ın elçileri olduklarını
uzak görmüşledir. Zira cahiliyye dönemine göre; peygamberlerin herşeyde
ileri olmaları gerekirdi.
Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsirinde şöyle demektedir: "Resul ile nebinin
aynı anlama gelip gelmediği üzerinde ayrı görüşler vardır. Genel kanıya
göre resul, insanları irşad için gönderilen ve kendisine vahiy gelen
peygamberdir. Haber veren anlamındaki nebi ise vahiy değil, sadece ilham alan,
ya da rüyada kendisine ilahi düşünceler verilen peygamberdir.
E-Ahiret kavramı:
Kur'an-ı Kerim'de ahiret günü, ahiret yurdu gibi
isimlerle isimlendirilen ahiret; kıyametle birlikte başlayan yeni yaşantıya
verilen genel bir isimdir. Bu dünya hayatından sonra başlayacak olan yepyeni
bir hayattır ki mü'minler buna kesin olarak inanırlar. Dünyaya neş'e-i
ula(ilk yaratma), ahirete neş'e-i saniye(ikinci yaratma) denir.
Ahiret ebedi hayattır. Ahiret hayatını, bilginlerden kimi tamamen ruhani,
kimi de hem ruhani, hem cismani kabul eder. Fakat Kur'an'ın ruhundan anladığımıza
göre bu hayat, hem ruhani hem de maddi ve hissidir. Ancak ahiretteki maddi
hayatı, bildiğimiz şu dünya maddesinden mahiyet itibariyle farklıdır.
Ölüm, İslam öncesi Araplar arasında bir yok oluş olarak kabul edilmiştir.
Onlara göre ölüm bir sondur. Ölüm ötesi onları hemen hiç ilgilendirmemiştir.
Onların çoğuna göre bu dünya hayatından sonra hiç birşey olamaz. Vücut
toprağa gömülünce çürür toz toprak olur, ruh ise bir rüzgar gibi uçup
gider.
Kur'an öğretisinde ahiret kavramı insanın ölümünden sonraki ebedi, sonu
olmayan, gelecekteki bir hayatı ifade etmektedir. Ahiret kişinin ölümü ile,
başka bir deyişle dünyadaki hayatının sona ermesiyle başlayan yeni, ancak
bu defa sonsuz bir hayat dönemidir.
Kur'an ahireti anlatırken, kullandığı üslup dikkatleri çekici, muhatapta
vicdani tepkiler uyandırıcı, onun iç hayatında bir hareketlenme meydana
getirir. O alem sanki bizzat muhatabın gördüğü bir resim, adeta bir canlı,
bir şahıs haline gelmiştir. Böylece bu ayetleri okurken, muhatap kah son
derece heyecanlanır, kah tüyleri ürperir, kah korkuyla dolar, kah huzur ve güven
duyar, kah ateşin yalımları ile sarılır, kah cennetin latif rüzgarlarını
hisseder. Böylece vaadedilen günün gelmesinden önce, onu bu dünyada tanır.
F-Kader ve Kaza Kavramı:
İnsan hayatının en önemli çağı, son çağıdır.
Yani ölümüdür. Cahiliyye insan düşüncesine göre ölüm, en önemli
meseledir. İnsan hayatının başlangıç çağına fazla ilgi göstermemiştir.
Şayet düşünülseydi, normal olarak başlangıç Allah'a bağlanırdı…
Onlara göre insan da varlığını Allah'ın yaratmasına borçludur. Ancak
burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: İnsan yaratılınca,
Yaradanıyla bütün bağlarını keser. Ve yeryüzüne geldiğinden itibaren
varlığını, çok daha kuvvetli bir patronun eline koyar onun yönetimine
girer. Bu diktatör patronun yönetimi, ta insanın ölümüne kadar sürer. Ölüm
de hayatı boyunca zulmü altında inlediği bu zalim diktatörün son
darbesidir.
Allah kainatta ne olacak ise onların hepsini vukuundan önce bilir. Allah'ın
bildiği şeyler de zamanı gelince olur. Bunlardan kaçmak mümkün değildir.
İşte İslam'da kader budur.
Yazar: Yrd.Doç.Dr.H.Mehmet SOYSALDI